NİHAL - GÜZELKELAM

NİHAL


            “… o sıra da sanki birdenbire her şey değişti: öğrenciler pansiyonu olan evin yerinde şimdi 1300 yıllık bir Türk çadırı vardı. İnce yapılı kız gürbüz, sağlam, çekik gözlü bir bozkır kızı olmuştu. Erkeklerin saçları uzayarak omuzlarına dökülmüş, başlarında birer börk peyda olmuştu… Edebiyatçının elindeki klasik eser şimdi bir kopuz, fencinin dolma kalemi bel kemerine asılı bir bıçaktı. Hepsi çimenlere bağdaş kurmuşlar… Müstakbel romancı da belindeki kılıçla heybetli bir er olmuştu. Hiç nazlanmadı ve ağır bir sesle şöylece anlatmağa başladı.”[1]

            Hikâye anlatılmaya başlanmıştı kendimi, güneşin yüzümü yaktığı, sarı bozkırın kurak bir gününde onlardan uzaklaşmış dinlenen atlıları seyrederken bulmuştum. Sadece seyirciliğin yanında ben kendimi de bulmuştum. Bu romanda ilk defa ülküyü bulmuştum. Aşkı Pars’ın gözünde, ihaneti İçing Katun’un zehrinde, korkaklığı Şen king’te, sadakatı Işbara Han’ın kanında, erliği Kür Şad’ın yüreğinde bulmuştum. Ben hissettim sahi de bunları kim yazmıştı? Kim can vermişti Göktürk Devleti’ne?

“Yağmur yağıyor… Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz… Budun kurtuluyor… Adınız unutulmayacak… 1300 yıllık ölümden sonra dirileceksiniz… Acunun batımına dek adınız gönüllerde kalacak…”

Bu olaydan yaklaşık 1300 yıl sonra bir devletin öyküsünü, ülküsünü, sevdasını ebedileştirecek olan şahsiyet 12 Ocak 1905’te İstanbul Kadıköy’de dünyaya geldi. Netice de ata mesleğiydi askerlik ta geçmişe kadar uzanan… Bu sebeple dedesi de babası da deniz subayıydı.

Nihal’di adı o da ata mesleği olan askerliği devam ettirmek istiyordu. Bu nedenle 1922’de girdiği imtihanı kazanarak Askeri Tıbbiye’ ye kayıt yaptırmıştır. Ama o Nihal’di taze bir fidan, sevgiliydi aynı zamanda da sürgünün adıydı. Üçüncü sınıfta ideolojik tartışmalara dayanamıyor sık sık kavgaya karışıyordu. En son Arap asıllı mülazıma selam vermediği için 3. Sınıf öğrencisi iken okuldan çıkarılmıştır (4 Mart 1924).
Şiir de Hüseyin Nihal’in yüreğinde olgunlaşmış ve kabuğundan çıkmıştır artık. Öyle ki Hüseyin Nihal tıpkı Tıbbiye’de kişiliğinden, duruşundan ve çizgisinden ödün vermediği gibi hayatında da bunların hiç birinden taviz vermemiştir. Hem zaten ona göre taviz dosta verilirdi, düşmana değil… Çıktığı bu yolda ilerlerken bir buçuk senesi hapishanede geçirmiştir. “Hüznün, özlemin ve ümitsizliğin” bir arada bulunduğu sıralarda yüksek sesle şu mısraları okumuştu arkadaşlarına;

Burda güneş açmıyor,
Ümit kuşu uçmuyor,
Yok yok, kervan göçmüyor,
Dakikalar geçmiyor
Bir kadının melâli,
Bir yavrunun hayâli,
Bir evin öksüz hâli,
Gözlerimden kaçmıyor.
Döndüm vuslat yolundan,
Yandım firkat çölünden.
Tanrı rahmet selinden,
Bir damlacık saçmıyor.
Karardı gündüzlerim,
Kış oluyor yazlarım,
Dumanlanan gözlerim,
Uzak yakın seçmiyor.
Bir gönülüm: Muratsız.
Bir kartalım: Kanatsız.
Kendinden geçse Atsız,
Dakikalar geçmiyor...

            Atsız’dı o… Soyadı Kanunu çıktığında kaydını yaptırmak için müracaat ettiğinde memur: “Atsız’ı soyadı olarak alamazsınız. Tarihi bir addır” dediğin de Hüseyin Nihal: “ Tarihi olan ‘d’ ile yazılıyor…” diyerek Atsız soyadını ille de almış tarihe de bu soyadı ile geçmiştir. Artık Atsız, âşık ve aşk olmuştur.
“…
Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder...
Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök, ver!
Yoktur öte âlemde de kurtulmaya bir yer!
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...

Ram ol bana, ruhun yeni bir âleme girsin...
Yazmış kaderin: Aşkıma ömrünce esirsin!
Aklınla, şuurunla, hayalinle bilirsin.
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...”

Hayati TEK’in ifadesine göre Atsız; düşündüğünü en kestirme ve net şekilde ifade etmiştir. Çıkarları uğruna zikzak çizen “ fikir münafıklarından” değildi[2].

Romanlarındaki kahramanlar fikir yazılarındaki keskin hükümler, şiirlerindeki coşku Atsız’ın sarsılmaz karakterinin birer yansımasıdır. Ahlaklı bir Türkçüdür.

Dündar Taşer, ülkücüleri “İpeğe sarılmış çelik” olarak tarif etmişti[3].  Bence Atsız ise; içi de dışı da çelikle kaplı, dik korkusuz duruşuyla sağlam bir karakterdir. Yalnız üzerinde barındırdığı çeliğin için de atan bir kalp vardır. İşte o kalp ipek ile sarılı, tarihinde yeşil gözlü bir sevdaya düşmüş Pars, Urungu, Deli Kurt, Selim Pusat’tır. Onu bu konuda en iyi anlatan ise “Geri Gelen Mektup” şiiridir.

Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden?
Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.

Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;
Herşey silinip kayboluyorken nazarımdan,
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...

Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,
Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin! 




[1] ATSIZ, Hüseyin Nihal, Bozkurtların Ölümü
[2] Tek, Nihal Atsız, s. 45
[3] Tek, Nihal Atsız, s. 97

                                                                             Alçin
NİHAL NİHAL Reviewed by Serkan Bolat on Şubat 10, 2015 Rating: 5

Hiç yorum yok: