ANADOLU VE YAŞAYAN HALKLAR - GÜZELKELAM

ANADOLU VE YAŞAYAN HALKLAR

Türkiye Selçuklulari
1. Müslüman-Türkler'le Gayr-i Müslimlerin Birarada Yaşadıkları Bellibaşlı Şehirler
Bilindiği gibi XI.yüzyılın son çeyreğinde Müslüman-Türk nüfûsunu, giderek yoğunlaşan bir oranda alan Anadolu şehir ve diğer yerleşim yerleri bölge olarak farklılık arz etmektedirler. Haçlı seferleri öncesinde Anadolu'nun batı sahillerine kadar Türk yerleşimi genişlediyse de I. Haçlı seferinden sonra, bu yerleşim alanı orta Anadolu'ya çekilmiş ve buralardaki yoğunluğun daha da artmaya başlamasına yol açmıştır. Orta ve Doğu Anadolu'daki bazı şehirlerin uzun süre konumlarını muhafaza ettikleri görülmektedir. Özellikle, belli bir dönemde Türkiye Selçuklularının idaresine giren bu şehirlerin yerli halklarına rağmen yeni gelen kitleleriyle bir Müslüman Türk ülkesi olduklarını hissettirecek özellik kazandıkları ve müslüman halkla, müslüman olmayan halkın bir arada yaşadığı, birbirleriyle her türlü alış-verişte bulundukları görülmektedir. Bu şehirlerin belli başlılarının XI.-XIV. yüzyıllardaki durumuna göz atarak, buralardaki halkın birarada yaşama tecrübesindeki konumlarını bir ölçüde anlamaya çalışmak bakımından örneklendirmek gerekir.
Anadolu şehirlerinde mîlâdî VII. yüzyıldan itibaren başlayan fizikî ve toplum yapısında meydana gelen değişmeler, şehirlerin küçülmesine hıristiyan ahalinin şehir surlarının içine kapanmasına ve mekân olarak şehir yerleşim yerlerinin daralmasına sebep olmuştu. Şehir halkları daha ziyade kale ve kasırlarda toplanmış, şehirlerin nüfus barındırma oranı azalmıştı. 1059 tarihinden itibaren yoğunlaşan Türk akınları sonucu, yıkılan bazı şehirlerde hıristiyanlar için güvenin azalması sebebiyle gayr-i müslim nüfus oranının da düşmüş olduğu söylenebilir.(60)

a) Ahlat:
Ortaçağ İslâm dünyasında büyük şehirlerden biri olarak gösterilen Ahlat(61), Alparslan devrinden itibaren (1063'den sonra) Anadolu'ya yapılan akın ve fetih hareketlerinde Türkmenlerin bir üssü olarak kullanılmıştır. XI. yüzyılda buralarda dolaşan Nâsır-ı Hüsrev(öl.1074-77 arası), bu şehre Ahlat adının verilmesinin sebebi olarak; burada Arapça, Farsça ve Ermenice konuşulmasını göstermekte ve bu şehrin müslümanlarla Ermeniler arasında bir sınır şehri olduğunu belirtmektedir.(62) XIII. Yüzyılın sonlarında ölen Zekeriyya Kazvînî (öl.1283) ise Ahlat'da sıra ile Türkçe, Farsça ve Ermenice konuşulmakta olduğunu belirtir.(63) Bu dillerin varlığı bize, bu şehirde müslümanlarla gayr-i müslimlerin birarada yaşadığını göstermektedir. Ancak, XIII. asırda Ahlat'ın nüfusunun ne kadar olduğunu tespite imkan yoktur. Bu hususta bazı tahminlerde bulunulabilir. Ahlat şehrinin güney Doğu Anadolu'da Âmid'den sonra en büyük ve kalabalık bir şehir olduğu ileri sürülmektedir. Zirâ, XIII. yüzyılda vukû bulan bir zelzeleden sonra buradan 120 bin hânenin Kahire'ye göç etmiş olması ve bu bölgedeki mevcut mezar taşlarının incelenmesi sonucu elde edilmiş olan bilgiler, Ahlat'ın çok önemli ilim ve sanat merkezlerinden biri olduğunu düşündürmektedir.(64)

Malazgirt zaferinden sonra, Ahlat, Mervanoğullarına bırakılmışsa da bir müddet sonra Emir Sunduk'a verilmiş ve daha sonra Sökmenoğullarının merkezi olmuştur. Sökmen Devleti son buluncaya kadar (1207) merkez olan Ahlat, Eyyûbiler'den sonra, Alâeddin Keykûbât zamanında Türkiye Selçuklularının idaresine girmiştir. Bu dönemde kalenin ve şehrin imarı, yeniden ele alınarak tamamlanmıştır. İşte Selçuklu Türkiye'sinde muhtemelen Ermenilerin azınlıkta olduğu bu şehirde müslüman ve gayr-i müslim nüfus birarada yaşamıştır.

b) Erzurum:
Büyük Selçukluların bölünmesinden sonra (1157) Türkiye Selçuklularına bağlanan Erzurum, II. Süleyman Şâh'ın Saltukoğulları Beyliğini ortadan kaldırmasından sonra, kardeşi Muğîseddîn Tuğrul Şah'a ikta` olarak verildi. Böylece Türkiye Selçuklularının idaresine geçen Erzurum'da yerli halktan ayrı, Türk ve Müslüman halkın varlığını Mu`cemü'l-Büldân yazarı Yakût el-Hamevî (öl.1229)'nin verdiği bilgilerden açıkça öğrenmekteyiz; "Ahâlisi Ermeni'dir. Şehir diğerlerine nazaran daha büyük ve uludur. Bugün burada bağımsız bir Sultan ikâmet etmektedir... çok hayırları vardır ve halkına adaletle ihsanını göstermektedir. Ancak fısk, içki ve mahzurlu şeyleri irtikâp eylemek bu şehirde yaygındır. Kimse bu kötü şeyleri yasaklamamakta ve bu gibi işler, âşikar bir şekilde yapılmaktadır."(65) Görüldüğü gibi, farklı dinlere mensup insanların birarada yaşamaları, hayatlarını sürdürmeleri ve günlük yaşayışlarında hür ve serbest oldukları Selçuklu Türkiye'sinde, şehir merkezlerinde müslüman ve gayr-i müslimlerin aynı hayatı paylaştıkları ortaya çıkmaktadır.
Erzurum'un yanında Erzincan gibi Doğu şehirlerinde Türkiye Selçukluları zamanındaki nüfus yoğunluğunun birbirine benzediği bilindiğine göre, müslümanlarla müslüman olmayanların birarada yaşadıkları bu bölgelerde, aynı kaderi paylaşan insanların beraber yaşadıkları bir ortam doğmuştur.

c) Sivas:
Türkiye Selçuklularının önemli şehirlerinden biri de Sivas'dı. Hatta, Türkiye Selçuklularına başkentlik yapmış olan Sivas'da XII. yüzyılın ikinci yarısında azalmış olan nüfus yoğunluğu artmaya başladı. Bu artışta; şehre müslüman Türklerin gelmeleri ve uluslararası kervan ticaretinin vücuda getirdiği canlılık rol oynamıştır denilebilir. Sivas'da ticari canlılık sebebiyle bir çok etnik unsurun, Türk, hıristiyan ve yahudi tüccarın hatta, Avrupa'dan gelen tüccarlarla, Türk olmayan diğer müslüman tüccarların bu canlılığın meydana gelmesine sebep oldukları görülmektedir.
Selçuklu yönetiminden sonra ve İlhânîler zamanında Sivas'ın milletlerarası bir transit şehir haline geldiği söylenebilir.

Bu ticarî faaliyetler sırasında gayr-i müslim nüfûsun artmakta olduğu, hatta bu yüzden Cenevizlilerin şehirdeki hanlarda oturdukları, gittikçe artan Cenevizliler sebebiyle Sivas'da bir konsolosluk ihdas edildiği görülmektedir. Bu arada bunlar için bir de kilise yapılmış olduğu ve bunların oturduğu hanlardan ayrılarak daha sâkin kalmak için mahallelerde kiraladıkları evlerde halkın arasında oturmayı yeğledikleri de kaydedilmektedir.(66)

Türk hakimiyeti altında Sivas'da gayr-i müslimlerin hemen tamamını hıristiyanlar, pek azını da yahudiler oluşturuyordu. Gök Medrese vakfiyesinde yahudi evlerinin Kasaplar çarşısı içinde bulunduğu kaydından anlaşıldığına göre buraya yerleşenlerin çarşı içinde yaşadıkları ve ticaretle meşgul oldukları görülüyor.(67) Yahudilerin nüfusunun burada artmasında XIII. yüzyıldaki ticari canlılığın rolü olduğu söylenebilir. Sâhibiye Medresesi'ne ait vakfiyede de Sivas'ta bir yahudî mahallesinin mevcut olduğu görülüyor.

Türkiye Selçukluları devrinde Sivas'da hıristiyan halkın kalabalık bir durumda görülmesi, bunların herhangi bir baskıya maruz kalmadıklarını ve yukarıda da belirttiğimiz gibi ticarî canlılıktan yararlandıklarını gösterir.(68) Ayrıca Sivas'ta toplumda önemini koruyan gayr-i müslimlerin, aynı zamanda toplum hareketlerine diğer halkla birlikte iştirak ettikleri de görülmektedir. Nitekim XIV. yüzyılda Kâdı Burhâneddîn aleyhine kurulan ittifakta bir rahibin de yer almış olması bunun bir göstergesidir.(69)
Hıristiyan nüfus içerisinde Ermeni ve Süryaniler'in, Rumlara göre Türklerle daha iyi anlaştıkları, Dânişmendlilerle olumlu ilişkilere girdikleri, hatta Danişmendli hükümdarı öldüğünde onların da yas tuttuklarının(70) görülmesi ayrı dinlere mensup oldukları halde bu toplumların nasıl kaynaştıklarının bir örneği olarak kaydedilebilir.

d) Konya:
Yakut el-Hamevî, XIII. yüz yılın başında Konya'yı; "Anadolu'da İslâm şehirlerinin en büyüklerinden"(71) biri olarak tanımlamaktadır. Konya, XI. yüz yılın son çeyreğinde Selçuklu Türkiyesinin başkenti idi. XII. Yüzyılın son çeyreğinde de, hızlı bir gelişme göstererek nüfusun arttığı bir şehir olan Konya buna paralel olarak gittikçe müslüman nüfusun da arttığı bir merkez olmuştur. XIII. Yüzyıla gelindiğinde de, şehrin nüfusunun 60 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.(72) Bu nüfusun ancak 1/10'u kadarının gayr-i müslim olabileceğini belirten Prof. Dr. Tuncer Baykara, bu hesapla ancak, 6 bin civarında gayr-i müslimin yaşayabileceğini düşünmektedir.(73)
Konya'da hıristiyan ve yahudilerin yaşadığını gördüğümüz bu gayr-i müslim zümreler arasında; Frenkler, Ermeniler ve Rumlar'ın teşkil ettiği hıristiyanlar ile az sayıda yahudi yaşamakta idiler. Bunların Konya'daki varlığı daha ziyade şehrin başkent oluşuna bağlı olarak artma göstermiştir.
Müslüman olmayanların ibadethaneleri arasında kiliseler, içkale dışındaki mahalelerde yoğunlaşmıştır. Zira, genellikle Selçuklu şehirlerinde (Antalya, Uluborlu, Niksar, Divriği ve Ankara) Gayr-i Müslimlerin oturdukları bölgeler, ayrı bir surla çevrili mahalleler halinde teşekkül etmişlerdir. Ancak Konya'da sadece Gayr-i Müslimlere has bir mahalle olmadığı, ama, müslümanlar ile hıristiyanların yan yana oturdukları mahallelerin de bulunduğu söylenebilir.
Şehir civarında da Rumların manastırları bulunuyordu. Bunlardan Sille yakınlarındaki Deyr-i Eflâtûn ünlü idi. Bu manastırı Mevlânâ'nın da zaman zaman ziyaret ettiği Menâkibu'l-Ârîfîn'de kaydedilmektedir.(74) Konya'nın gayr-i müslimleri de Mevlana'nın cenazesine katılmış olmakla(75), hatta Mevlânâ'nın muhibbi olan Rum ressamlarından Kaluyan ve Aynüddevle(76)'nin davranışları ayrı dinden olsalar dahi birarada yaşama tecrübesinin en güzel örneğini ortaya koymaktadır.

e) Malatya:
Malatya'nın, Anadolu'nun ünlü şehirlerinden biri olduğunu belirten Yakut el-Hamevî(77), XIII. yüzyıldan önce müslümanların bu şehirde yerleşmiş bulundukları hakkında bize bilgi vermektedir. Malatya'da doğmuş olan iki büyük Süryanî tarihçi'nin XII. ve XIII. yüzyıllarda bizzat kendilerinin de yaşadıkları dönemin olaylarını yazdıkları Vekâyînâmeleri de şehrin tarihi bakımından önemli kaynaklar olarak kabul edilmektedir. Bunlardan birincisi Malatya'nın Kindasi ailesinden gelen Keşiş Aliya'nın oğlu Patrik Mihail I (1126-1199), ikincisi de Barhebraeus (1226-1286) adı verilen Mafrean Gregor Ebu'l-Ferec'dir. Bu ikincisinin babası (Ahron) bir yahudi iken, vaftiz edilerek hıristiyan olmuş, 1243'te hemşehrilerinin Moğollardan korkup, şehirden alelacele kaçmalarını engellemişti.(78) Bu olaydan sonra başsız kalan müslüman ve hıristiyan halkın Malatya'da, Süryani Patriği Angur'un başkanlığında bir yönetim kurduğunu ve bu iki topluluğun birbirlerine bağlılık yemini ettiklerini yukarıda kaydetmiştik. Malatya halkı bu olay sırasında aldıkları tedbir gereğince; bütün gece surlar üzerinde dolaşarak gözetip, gündüzleri de şehrin kapısı önünde oturarak nöbet beklediler. Çünkü şehrin bütün kapılarından yalnız biri yani büyük kapı yahut saray kapısı açık tutuluyordu. Şehir iki ay kadar bu olağan üstü durumda kaldı.(79)
1300 yıllarına doğru Selçuklu devletinin zayıf düşmesi sebebiyle özellikle Anadolu'nun doğusunda bir takım küçük Türkmen ve Ermeni devletleri kurulmuştu. Ebu'l-Fidâ'ya göre, bu sırada müslümanlar ile hıristiyanlar Malatya'da tam bir anlaşma halinde yaşıyorlardı.(80)
Malatya'da bu uyumlu ortamın sağlanmasının temelleri geçmişte, Danişmendliler devrinde atılmıştı. Zira, 1132'de Malatya'da bir İranlı'nın hıristiyanların kutsal haçını tahkir için onu beline bağlayıp gezmesi üzerine Emir Gâzi'nin bu İranlı'ya dayak attırması, devrin âdetine uyularak yüzünün karartılıp eşeğe bindirildikten sonra şehrin sokaklarında dolaştırılması, teşhir edilmesi ve daha sonra da Danişmendli sınırlarının dışına sürülmesi Anadolu'da Türk devrinde hıristiyanların inanç hürriyetlerinin ne kadar garanti altında olduğunu, sosyal ve kültürel alanda da ne kadar güvenlik içinde bulunduklarını göstermektedir.(81)

2. Toplum Hayatında Görülen Müşterek Faâliyetler
Selçuklu Türkiye'si toplum tarihine dair kaynakları gözden geçirildiğinde, İslâm dünyasının diğer bölgelerine nazaran, gayr-i müslimler ile müslümanlar arasındaki faaliyet ve ilişkiler bakımından daha çok örnek bulmanın mümkün olduğu görülecektir. Bu konuda bir kaç örnek, toplum hayatındaki içiçeliği görmemize imkan sağlayacaktır. Öncelikle, günlük hayatta daima görülen eğlencelerle yas ve mâtemlere örnek verdikten sonra müşterek ziyaretgâhları ele alacağız.

a) Eğlenceler, Yas ve Mâtemler
Türkiye Selçuklu Sultanlarının en parlak döneminin temsilcisi olan Alâeddin Keykûbâd Yass-ı Çimen (1230) zaferinden dönüşünde; Kayseri'ye yaklaşınca müslümanlar âlim ve şeyhleri ile, hıristiyanlar da papazları ile kendisini karşılamaya çıkmışlardı. Ermeni kaynağına göre, müslümanların kutlamalarına katılamayıp geride kalan hıristiyanlar bir tepe üzerine çıkmış; seyrediyorlardı. Bunları gören Keykubâd onların arasına girerek, törenlerinde; çan çalmalarına ve ilâhilerle şarkılar söylemelerine izin vermiş ve şenlik içerisinde halkla birlikte şehre girmişti. Keykubâd'ın meclisinde hıristiyan âlimler de çok itibar görüyorlardı.(82)
Konya'da eğlence yeri sayılabilecek mekânlar arasında Ermeniler'e ait bir meyhanenin bulunduğu ve buraya Ermeniler'in gittiği belirtilmektedir.(83)
Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus'un Antalya'da hıristiyan dayıları ile eğlenceye daldığına dair haberlerde; bir kısım halkın memnuniyetsizliğinden de bahsolunmaktadır. Konya civarındaki Filôbâd ovasında yine hıristiyanlarla birlikte gezinti yapıldığı ve Filôbâd sarayında eğlenceler ile meşgul olduğunu gördüğümüz II. İzzeddin Keykavus'dan hıristiyanları çok şımarttığından dolayı şikayet olunduğu da kaydedilmektedir.(84)
Selçuklu Anadolu'sunda değişik hükümdar ve Sultanların vefatları vesilesi ile müslüman olmayan çeşitli zümrelerin de bu vefatlardan dolayı üzüntü duydukları ve onların cenaze törenlerine iştirak ettiklerine dair bilgileri yukarıda kaydettik. Yalnız Sultanların değil, ulemadan ve şeyhlerden ölenlerin cenaze törenlerine de gayr-i müslimlerin katıldıklarını(85) da zikretmiştik. Şüphesiz bu kaynaşmanın şehirlerde görülen boyutu sebebiyle yine de komşuluk münasebetleri çerçevesinde aynı toplumda yaşayanların birbirleri ile kaynaşıp dayanışma içinde olacaklarına muhakkak gözüyle bakılabilir. Nitekim, Anadolu'da yaşayan gayr-i müslim halkların asırlarca varlıklarını korumuş olmaları ancak böyle bir kaynaşma sonucu mümkün olabilirdi.

b) Ziyaret Yerleri ve Müşterek Ziyaretler
Selçuklu Türkiye'sinde zîyâretgâh olarak, gerek hıristiyan halkın önceden beri ziyaret edegeldikleri yerler, gerekse, müslümanların gelişi ile ortaya çıkan yeni ziyaret mahalleri vardı. Bu yerlerden bir kısmı hıristiyanlarca da, müslümanlarca da kutsal sayılan ve her iki toplumun birlikte gidip ziyaret ettikleri yerler hâline gelmişti. Böyle yerler aynı amaçla buraya gelen iki ayrı dine bağlı insanların birbirleri ile münâsebet kurmalarına da yol açıyordu.
Selçuklular zamanında Anadolu'da bir çok Türkmen şeyhi velî olarak kabul ediliyor, ölümlerinden sonra da onların mezar ve türbeleri birer ziyaret yeri oluyordu. Bu durum Anadolu'yu âdetâ bir evliyâ diyârı haline getirmişti. Öyle ki, devrin toplum yapısındaki kaynaşmanın sonucu bir kısım hıristiyan halkın da bu müslüman evliyasının mezar ve türbesini ziyaret ederek onun maneviyatından yalnız müslümanların değil kendilerinin de yararlanma hakkı olduklarına inandıklarını gösteriyor. Aynı zamanda müslümanların da hıristiyan azizlerine ait kilise ve manastırları ziyaret ederek, bu yerler hakkında İslâmî motifler teşekkül ettirerek eski hıristiyan ziyaretgâhlarını müslümanların da rağbet ve itibar ettikleri yerler haline getirmelerine yol açıyordu.(86)
Bu yerler müslümanlarla hıristiyanları bir araya getiriyor, aralarında uyumlu bir ilişkinin doğmasına birbirlerine hoşgörüyle davranmalarına sebep oluyordu. Meselâ, Aksaray yakınlarındaki Obruk'da her taraftan gelen müslim-gayr-i müslim pek çok kimsenin ziyaret ettiği bir yer vardı. Belirtildiğine göre bu yerde bulunan mağaralarda bir takım heykeller ve mumyalanmış cesetler, ayrıca bir kilise ile bir de câmi bulunuyordu. müslümanlar bu cesetleri Hz. Ömer(13-23/634-644) devrinde orada şehit olan mücâhitlere ait saydıkları için gelip ziyaret ediyorlar, câmide de namaz kılıyorlardı. hıristiyanlar da kendilerine ait saydıkları bu cesetleri görmeye, kiliseye ibadet etmeye geliyorlardı. Böylece her iki dinin bağlıları, aralarında hiçbir çatışma olmadan kendilerine ait saydıkları ve kutsal bir mekân olarak kabul ettikleri bu yeri müştereken ziyaret ediyorlardı.
Kayseri'de Muhammed el-Hanefî (81/700)'ye nisbet edilen bir hapishane ile Battal Gâzî Câmii ve Hakim Balınas Hamamı Selçuklu devrinde herkesin müşterek ziyaret ettiği yerlerdendi. Sivrihisar'da Comnenus Kilise'si halk tarafından hayvan hastalıklarının iyileşmesine faydası olduğu inancı ile müştereken ziyaret edilen bir yer haline gelmişti.(87) Kırşehir'deki Korkut Baba ılıcası da çevrede oluşan türbe, hankâh ve başka tesisleri ile de müşterek bir ziyaret mahalli olmuştur.(88)
Gevvâle Kalesinin bulunduğu Takkeli dağı eteğinde, bir dere yatağı içinde Chariton Manastırı ya da filozofun vücûdundan arta kalanların orada gömülü olduğuna inanıldığı için Eflatun Manastırı da denilen manastır, çevreden birçok kimsenin gelip ziyaret etmesine sebep olacak kadar ünlü idi. Nitekim, çevre şehirlerde yaşayan soylu müslümanlar bile gelip onu ziyaret ediyorlar idi. Eflâtun ile ilgili bu efsane günümüze kadar gelmiştir. XII. yüzyılın sonlarında, Romalılara karşı olan Teodore Balsamon, insan ruhuna karşı saygı duyan Türklere teslim olmayı, insan ruhunu tehdit eden Franklara teslim olmaya yeğ tutmuştur.(89)
Sille'deki Akmanastır'ın hem müslümanlar hem de hıristiyanlarca müştereken ziyaret yeri olmasıyla ilgili olarak anlatılan Eflâkî'deki menkîbeye göre; Mevlânâ bir gün buraya gelerek manastırın suyunun çıktığı mağara (Ayazma)nın dibine indiğinde buradaki soğuk su içinde yedi gün yedi gece kalarak keramet gösterir.(90) Bir başka rivâyette de ilk Çelebilerden birinin manastırın bulunduğu uçurumdan düşerken Aziz Khariton tarafından kurtarılması, burasını Mevlevîlerce ziyaret edilen bir yer haline getirmiştir: belki bu olaylar sebebiyle olacak ki, Mevlevîler buraya bir mescit yaparak her yıl burayı ziyaret edegelmişlerdir.(91)
Selçuklu Türkiyesi'nin devamı olan Beylikler devrinde 1333 yılında Anadolu'yu dolaşan Kuzey Afrikalı seyyâh İbn Batuta, Sinop'da bir tepe üzerinde Hızır İlyas'a nisbet edilen ve dindar kişilerin ziyareti yüzünden devamlı dolu olan bir zâviyenin yanında yer alan bir ayazmanın da bulunduğunu ve burada yapılan duâların kabul olduğuna inanıldığını anlatmaktadır.(92)
Her ne kadar, Anadolu'daki ziyaret yerleri bunlardan ibaret değilse de biz bu bölümde bu örneklerle yetinmek istiyoruz. Fakat şunu belirtmeliyiz ki, bu ziyaret mahalleri, müslümanlarla hıristiyanların gidip birlikte ziyaret etmelerine sahne olmuş yerlerdir diyebiliriz. Selçuklu Türkiye'sinde bu türlü bir araya gelişler sonucu, hem müslümanların hem de hıristiyanların birbirleriyle ilgili niyet ve düşüncelerinin olumlu değişmelere yol açabileceğini akla getirir. Bu ve benzeri müesseselerle ilgili vakıfların vakfiyelerine göz attığımızda, bunlardan yalnız müslümanların değil, aynı zamanda diğer din mensuplarının yani müslüman olmayanların da faydalanmaları ile ilgili şart ve imkanların bulunduğunu görmek mümkündür. Bu bakımdan bu türlü müesseselerden yararlanan bu insanların birbirleriyle kaynaşıp bir arada yaşamanın en güzel örneklerini verdikleri söylenebilir.
3. İktisâdi Hayat ve Kervansaraylar:
I. Haçlı Seferinin Vakâyinâmelerini yazanlar (XI. yüzyıl sonu) Orta-Anadolu'nun haraplığından bahsetmelerine karşılık, XIII.yüzyılda buraya gelen seyyahların çağlarındaki ölçülere göre Anadolu'daki, eski bolluk ve refahın geri geldiğinden söz etmeleri buradaki iktisadî hayattaki canlılığı ve gelişmeyi gördüklerini ortaya koymaktadır.(93) Bu iyileşmenin görülmesinde belli başlı sebeplerin şüphesiz ki en önemlisi, Selçukluların aldıkları tedbirler ile tarım ve ticarette uygulamaya koydukları politikalardır denebilir. Burada Türkiye Selçuklularının iktisadî hayatını ele alacak imkânımız olmadığı için onların siyasetleri icabı aldıkları tedbirlerden bir-iki örnek vererek konumuza ışık tutmaya çalışacağız.
Türkiye Selçuklularının aldıkları tedbirler sayesinde dâhilî ticaret yanında dış ticaret de canlılık kazanmış, böylece Anadolu her tarafı bakımlı ve güvenli ticaret yollarına sahip milletler arası köprü görevi üslenmiş olan bir bölge halinegelmişti. Böylece Selçuklular, ülkelerinden geçen transit yollardan büyük kazanç elde ediyorlardı. Gerek dışarıdan getirilen mâmüller ile gerekse içeride üretilenlerle komşu Bizans halkı ve Türkler alış-veriş yaparak ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Bu alış-verişlerle hem birbirlerinin âdet ve geleneklerini öğrenmeleri mümkün oluyor, hem de gerektiğinde birarada yaşayabileceklerini anlama fırsatı bulmuş oluyorlardı.
a) Yabancı Tüccarlara Devlet Sigortası:
Selçuklu Türkiye'sinde devrin geniş görüşlü Sultanlarının, iktisadî ve ticarî faaliyetleri artırmak için çeşitli vasıtalara, birçok koruyucu ve teşvik edici tedbirlere başvurduklarını görüyoruz. Onlar fetihlerini, ticaret yollarını emniyet altında bulundurmak maksadıyla ve iktisadî gayeleri ilk plana almak suretiyle yapmışlardır. Sinop ve Antalya gibi ülkenin giriş ve çıkış limanlarında ticari mübâdeleleri kolaylaştırmak ve geliştirmek için bu şehirlere büyük sermayeli tüccarlar yerleştirdiler ve onlara her türlü yardımda bulundular. Türkiye'ye gelen yabancı tüccarlara imtiyazlar verdiler, en az oranda bir gümrük tarifesi uyguladılar. Yollarda herhangi bir şekilde zarar gören, soyguna uğrayan veyâ emtiâsı denizde batan tüccarların malları, devlet hazinesinden ödenmekte idi. Bu durum Selçuklu Devletinin bir "devlet sigortası" politikası uyguladığını gösterir. Bunun dünya ticaret tarihi bakımından önemli bir uygulama olduğu söylenebilir.(94)
Anadolu'daki ticarîî faaliyetleri sürdüren Venedikli ve Kıbrıslı tüccarların ödeyecekleri gümrük resmi ile ilgili fermanlarda, karşılıklılık esasına göre, Türk tüccarlarının da aynı şekilde gümrük resmi ödemeleri gerektiği belirtilmiş bulunmaktadır. Ayrıca bu konuda verilen "Muâhadenâme", Selçuklu ve Venedikli tâcirlere, emtiâlarına ve gemilerine gösterilecek kolaylık, yardım, himaye ve ilticâ hususlarını, karşılıklı olarak iki tarafın taahhüt eylediğini birer birer saymaktadır.
Nitekim, Gıyâseddîn Keyhüsrev'in Antalya'yı fethettiği sırada, orada Mısır'dan gelen ve Frenkler tarafından soyularak emtiâları ve kumaşları yağmalanan tüccarların zararını, yapılan listeye göre, alınan ganimetten ve kısmen de hazineden ödeme yoluna gittikleri tarihi vesîkalarda belirtilmiş bulunmaktadır.(95) Bu hususta başka örnekler de veren değerli tarihçimiz Osman Turan, bu konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini şöylece belirtmektedir: "Alâeddin Keykûbat'ın, yine ticâri maksatlarla ve kervan yollarının emniyetini temin etmek için, açtığı seferler sonunda meselâ Suğdak (Kırım), Küçük Ermenistan ve Akdeniz sahillerinde kazandığı zaferleri müteâkip, tecâvüze ve yağmaya uğrayan kervanların sahiplerine, aldığı ganimetlerden ve devlet hazinesinden, bütün zararları tazmin ettiğine dair malûmata da sahibiz.
"Bu hâdiseler bize Selçuklu Sultanlarının, ister yazılı taahhüt icabı olsun, ister teâmül veyâ sadece devletin iktisâdî siyaseti ve şerefi dolayısıyla olsun, tatbikatta yabancı bir devlet veya eşkiyânın tecâvüzleri karşısında ticârî emtiâyı tazmin ettiklerini ispat etmektedir. Bu durum, hukukî bir anlaşmaya ve metne tâbi olmasa da, bugünün mânâ ve şartlarına tamamıyla uygun gelmese de Selçukluların iktisâdî siyâset ve teâmül neticesi olarak, bir nevî "devlet sigortası" tatbik ettiklerinden artık şüphe etmemize imkân vermez."(96)
b) Han ve Kervansaraylar:
Bilindiği gibi şehirler arasındaki uzak mesafeler ve ıssız yerlerde bina edilmiş bulunan konaklama yerlerine "Kervansaray", aynı görevi yerine getiren ama meskun yerlere veya şehirlere yapılan binalara da "Han" denilmektedir.
Selçuklular'da ticârî faaliyetlerin teşvik edilerek güvenliğin sağlanması amacını güden siyasetin bir sonucu olarak tesis edilmiş bulunan Selçuklu Kervansarayları Anadolu'yu doğu-batı, kuzey-güney yönlerinden kesen iki büyük uluslararası ticaret yolu üzerinde bulunmaktadır. Selçuklu Kervansarayları şu iki önemli amaç gözönünde bulundurularak kurulmuştur:
1. Zengin ticarî malları taşıyan kervanlara, sınır boylarında düşman çapullarından, göçebe ve eşkiyâ baskınlarından koruyacak güvenli konak yerleri sağlamak.
2. Yolcuların kondukları veya geceledikleri yerlerde her türlü ihtiyaçlarını temin etmek.(97)
Kervanların geçtiği kasabalar gibi konakladığı kervansarayların çevresi de küçük bir ticaret merkezi haline gelirdi. Bu kervansarayların Selçuklular tarafından diğer geleneklerle birlikte Türkistan'dan getirilen bir gelenek sonucu tesis edildikleri düşünülebilir. Daha çok hayır düşüncesi ile inşâ olunduklarını bildiğimiz Ribat geleneğinin Anadolu'daki devamı, Osman Turan'ın da belirttiği gibi, şüphesiz bu kervansaraylardı.(98)
Ele aldığımız konu bakımından bu müesseseler Müslim-Gayr-i Müslim tüccarlarla, seyahat eden yolcuların hiçbir ayırım gözetilmeden konakladıkları yerler olmaları bakımından dikkat çekici müesseselerdir. Çoğunluğu vakıf eseri olan bu kervansaraylardan Karatay Kervansarayı vakfiyesi gözden geçirilince; bu müesseselerden yararlananların birarada yaşamanın en güzel örneğini verdikleri bir müessese olduğu görülecektir:
"... Bundan sonra vâkıf, hepsi vâkıfın şartıyla mufassal olarak zikredilen, maaşlar(câmekiyyât) ve masraflardan arta kalan gelirden hana gelen ve handan geçen müslüman, kâfir, erkek, kadın, hür, köle, her yolcuya, günde okkası yüz dirhem olan, üç okka iyi ekmek ve pişmiş yemekten bir çanak ile bir okka pişmiş etten verilmesini; ve ayakları çıplak, ayakkabısı olmayan her fakir ve sâlih yolcuya (din farkı gözetilmeksizin) ayakkabı temin edilmesi ve hana gelen ve oraya inen herkesin hayvanlarına yetişecek kadar saman ve arpa sarfedilmesini emretti."
"...Bundan başka vâkıf, Allah âkibetini iyi etsin, handa hastalanan her fakirin, Allah ona âfiyet verinceye kadar veya ölünceye kadar ilâç ve şuruplarla tedavi edilmesini ve fakir birisi ölürse tekfin ve techîzini vakıftan karşılanmasını şart kıldı."
"Yine vâkıf, Allah tevfîkini artırsın, akraba veya azadlı kölelerinden kazanmaktan âciz olup kervansaraya sığınan kadın, erkek, müslüman, kâfir, herkese, her yıl mezkûr dirhemlerden 120 (yarısı 60) dirhem para ve 24 müdd zahire sarfedilmesini şart kıldı."(99)
Vakfiyede belirtilen şartlar iyice tetkik edilince, burada yâni adı geçen han ve kervansarayda konaklayan kimselerin dinine bakılmaksızın herkese aynı hizmetin verildiği görülmektedir. Ayrıca buraya misafir olanların birbirleri ile aralarında herhangi bir fark gözetmeden aynı mekânı paylaşarak, bu hanlarda konakladıkları da söylenebilir. Böylece ister Müslim, isterse Gayr-i Müslim olsun her yolcu, zengin veya fakir olduğuna bakılmaksızın bu müesseselerden yararlanmışlardır denilebilir.
Bu kervansaraylarda yolcuların çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere değişik teşkilat ve müesseselerin varlığından da haberdarız. Meselâ, birinde câmi, bir diğerinde de kilise bulunduğu kaydedilen kervansarayların hemen hepsinde bu türlü ibâdethânelerin bir arada bulunduğunu düşünmek çok mübâlağalı olmasa gerektir.(100)
ANADOLU VE YAŞAYAN HALKLAR ANADOLU VE YAŞAYAN HALKLAR Reviewed by Serkan Bolat on Şubat 03, 2015 Rating: 5

Hiç yorum yok: